
Sızlanıp durma öyle. Gözyaşlarınla kendi şehrini kendin kuracaksın.
Senin kimsen yok. Kimsesiz ve yalnızsın. Çürümüş cesetlerle yıllarca mezarlarda idare edildin, köle pazarlarında seni halayık diye sattılar. Seni kent yapacağım diye şehvetlerine pazar yeri kıldılar, kemiklerinden piramitler, gökdelenler kurdular. Kurdukları kentlerinde kanını binalarına boya diye sürdüler. Reklam afişi diye derini bulvarlara astılar.
Ayılmadın.
Senden bilumum şehvet malzemelerini üretip, her tür ihtiyaçlarını sağladılar: gündüz çocuk bakıcısı; gece, nazenin kızlarını evinden çekip alırken yataklarına, seni de yataklarına bekçi yaptılar.
Ayılmadın.
Sızlanıp durma öyle. Yüreğini Güneşle; soluğunu rüzgarla, yağmurla tut. Şehir şehir derle toprağını ve üşenme. Başına gelen felaketler üşengeçliğin ve tembelliğinden. Önüne koydukları televizyonlarına, gazetelerine, spor ve eğlencelerine her gün milyarlarca saatler harcadın. Saatler harcadıkça, harcama duygun gelişti ve seni kendi tüketim mallarına harcanacak mal diye kullandılar.
Ayılmadın.
Sızlanıp durma öyle. Sana sundukları gerçeğe uymayan “norm/al”lerine yenildin sen. “norm/al”lerini kabullendin sen ve seni yediler.
Her tür müzik zevklerini senin yorgunluk, açlık ve acı iniltilerinden, çığlıklarından ve hıçkırıklarından derlediler. Ürettikleri müzikleri sana arabesk diye, rafine edilmiş som acılar diye sattılar.
Ayılmadın.
Sızlanıp durma öyle. Acı çektiğin zamanlarda din adamları sana günahın sakıncalarından ve ağırlığından söz ettiler. Sevindiğin zaman, “şımarıklığın ahlaki zafiyet ve çıkmaz”larıyla uyuttular. Ama hep onları alkışlamanı istediler; sen de onları alkışladın. Sevincin bu olduğunu bellettiler. Bir yakınları ölünce de topluca yas tutturdular sana. Sen de onlar adına ve onlar yerine yas tuttun. Ve onlar için tuttuğun her yas seremonisi için, gün başına ödül olarak seni gazete, televizyonlarının klas programlarından Televolelik eğlence olarakAlem’lerinde seni seyredip yeryüzüne afişe ettiler.
Ayılmadın.
Sızlanıp durma öyle. Sana düzmece kutsallar hazırlayarak tapınma duygunu şehvetlerinin bekasına kanalize ettiler. Onlar orda; televizyonlarında, gazetelerinde, megafonik mikrofonlarında vatan dedikçe, millet dedikçe sen sözüm ona kendi kutsalların adına dağbaşlarına kardeş avına çıktın ama beri yandan onların kendi çocukları senin kanının gramajlarıyla, terinden devşirdikleri paralarla-imkanlarla dünyanın one number mega üniversitelerinde bilim yapıyordu. Sense kardeşkanından yapılma armalarla madalyalarla onlar tarafından ödüllendirildin.
Ayılmadın.
Sızlanıp durma öyle. Senin ruhunu okullarında şizofrenik/yabancı müfredatlara kıstırdılar. Üstüne gül kokularını, hanımeli, yasemin kokularını serpip erkeklerine, karılarına sundular en kibar/çağdaş zarflarda. Çocuklarını çocuklarınıza mukayyet kıldılar siz yanlış anladınız. Siz zaten hep yanlış anladınız. Anladığınız doğruları da onlar kullandılar.
Ayılmadın.
Şimdi sızlanıp durma öyle. Gözyaşlarınla kendi şehrini kendin kur.
Rengin ne idiyse onu bul. Onunla çık ortaya. Kimsin, nerelisin. Seni kentlerinde tutsak kılan bu yabancıları tanı ve senden ne istediklerini anlamaya çalış.
Sızlanma! Yüzünü Güneşe ve kardeşlerine tut. Yüreğini kardeşinin yüreğiyle bileyle ve kendine saygı duymayı öğren, kendine selam vermeyi. Kendinle ve kardeşlerinle barışık olmanın mutluluğunu duymaya çalış. Ve suyun sesini dinle.
Suyun sesini dinle ve yabancıları tanı. Onların bu topraklarda ne işlerinin olduğunu; bu memlekete göre ölçüsü değişik gri renkli ellerinde ne diye onca kamçı, onca yasak, yasa, onca hapis/zindan, onca zincir taşıdıklarını haykır suratlarına!
Suyun sesini dinle ve yatak odalarımızda ne işlerinin olduğunu, tüm kablolu ve kablosuz, manyetik dijital ihanetlerinin, ırza tecavüzlerinin hesabını sor onlara!
Suyun sesini dinle ve topraklarımızda bunca yıldır bunca araçlarının ne işinin olduğunun, kimlere varlığımızı peşkeş çekip, kiminle ne paylaştıklarını; topraklarımızı yağmalayıp bunca talanı hangi cehennemlere taşıdıklarını; belge diye, tapu diye uydurdukları süslü-püslü, şa’şa’alı belgelerini yırt suratlarına ve gözlerinin içine içine sok!
Suyun sesini dinle ve Adamlığımıza hükmeden her tür kağıt ve kayıtlarını yırtıp suratlarına fırlat!
Heder ettikleri kanlarımızın, bize öldürttükleri kardeşlerimizin; öldürüp sakladıkları sonra da fail-i meçhul diye tozlu raflara kaldırdıkları dosyaların; binbir hileyle cebimizden aldıkları sonra da önümüze hizmet diye sunup, bizi kendisiyle avutup uyuttukları, milyarlarca saatlerimizi çalarak, bizi kendisine bağladıkları televizyonlarının, gazetelerinin, medyalarının hesabını burunlarına daya!
Suyun sesini dinle ve bize ev diye, ocak diye sözüm ona teknolojilerinin ve mühendislerinin kurdukları tuzakları deprem adıyla ayaklarımızın altından ne diye çekip alarak bizi yağmurlara, felaketlere, sel baskınlarına tufanlara, kasırgalara terk ettiklerini; biz yüzlerce atom bombası büyüklüğünde afetlerin yapabileceği yıkımlarla baş başa enkazlar altında yaşama mücadelesi verirken; içki masalarında rehin aldıkları kızlarımıza göbek attırıp alem yaptıklarının, sonra da buldukları boş bir zamanda halimizi sormak adına bizi azarladıklarının; daha önce bize kutsal diye bellettikleri vatanımızın aslında zaten “çürük” bir toprak parçasından ibaret olduğunu söylemelerinin acaba yeni bir “hakaret etme üslubu” mu olduğunu sor o bizi geri zekalı yerine koyan geri zekalılara.
Bu cennetin, bu cehennemin, bu afetin, bu zilzalin, bu kıyametin bizim “kendi elimizin kazandığı sevaplarımız ve günahlarımız olduğu” ve fakat bizi acılarımızla başbaşa bırakıp, bizi her tür yalan-dolanla, eğitimle-programlarla kendisine benzetmeye çalıştıkları cehennemlere defolup gitmelerini söyle. Onları artık -virane de olsa- bu topraklarda görmek istemiyoruz. “çürük” olduğunu söyledikleri topraklarımızın altında kalan onbinlerce çürümüş ve kokmuş cesetlerimizle mezarlarımızda başbaşa kalmak istiyoruz artık ve onları görmek istemiyoruz. Şimdi de “yaralarımızı sarmak”tan söz ediyorlar. Oysa biz acılarımızı olsun bari huzur içinde, onlarsız geçirmek istiyoruz. Çünkü bu yeryüzünde onların varlığını duyumsadığımız her yer bizim için cehennemdir. Onları görmek is-te-mi-yo-ruz. İstemiyoruz!!!
Suyun sesini dinle ve bu toprakların ilk sahiplerinin biz olduğumuzu, memleketimizi beğenmeyenin cehennemin dibine kadar yolunun olduğunu bangır bangır, avaz avaz haykır suratlarına!
Ve şimdi sen sızlanıp durma öyle. O yabancıların talana çevirip yağmaladıkları, ırzına geçtikleri bu toprakların kutsallığına tekrar kavuşmasını istiyorsan eğer; kendi ellerinle, tırnaklarınla -onurunu ve özgürlüklerini yanına alarak- bize kent diye sundukları enkaz yerine şehrini kurmaya başla.
Unutma sen halksın. Ama artık kimsenin sermayesi değilsin. Özgür olmak ve kalmak istiyorsan, Sosyal Bilimlerinin sana biçtikleri “profesyonellerin sermayesi” rollerini reddetmelisin. Bilinçaltlarında halka biçtikleri sürü rollerine gelmemelisin artık.
Unutma sen halksın. Kardeşlik, paylaşım, insanlık ve özgürlüğün bedelini malınla, canınla, kanınla; çocuğunun, karının, kocanın, kızının, oğlunun, annenin, babanın cesetlerini günlerce seyrederek kokuşana dek ödedin.
Şimdi şehrinisulama zamanı. Şimdi rengini kazanma zamanı. Şimdi gözyaşlarınla, mateminle, hüznünle şiirlerini, insanını inşa etme zamanı.
Şimdi yüzünü Kitab’a, Güneşe ve kardeşlerine tut. Yüreğini kardeşinin yüreğiyle bileyle ve kendine saygı duymayı öğren, kendine selam vermeyi. Kendinle ve kardeşlerinle barışık olmanın mutluluğunu duymaya çalış. Ve suyun sesini dinle.
Suyun sesi senin sabahın olacak. Suyun sesi seni Kitab’a götürecek. Uyanınca, sellerden/zilzaldan/tufandan arta kalan enkazın üstünde, o direngen-parıltılı gözlerle sana umutla bakan, sana umut veren minik-masum çocuğunun gözlerinin derinliklerinde günışığını bulacaksın. Unutma! O, geleceğindir. Sen oradasın. Bu halk orada, O çocuk oradadır. Bu ülke orada olacak.
mahmut yavuz (mizan.de)