10 Ağustos 2008 Pazar

-EVİMİZİ ARAYAN POSTACI

Her an kapımız çalınabilir. Postacı vazgeçmedi, evimizi arıyor. Beklerken Tefeül yapar gibi rastgele bir kitap çekiyorum raftan. Kapağına bakmadan sararmış sayfaları çevirmeye başlıyorum. Önce karşıma bir avcı çıkıyor. Sırtındaki tüfeğinden anlıyorum.
Ata binmiş, yanında köpeği satırların arasında bir yol arayarak gözden kayboluyor. Onu tekrar görebilmek için elimi alnıma siper yapıp gözlerimi kısıyorum. Eminim ki avcı nişan alırken böyle kısıyor gözlerini. Ateş! Bir keklik döne döne düşüyor gökten. Bir köpek soluyarak koşuyor çalılıklara doğru. Bir okur kirli sarı bir zeminde şu satırlarla karşılaşıyor: “Ata binmiş yanında köpeği bir avcıya benzer insan. Eğer atla köpeği iyi sever ve idare ederse üçü de mesut olur. Ama eğer at istediği yere giderse üçü de bedbaht olurlar. Zira at uzakta bir yeşillik veya su görür gibi olur. Oraya koşar. Ama gördüğü ne ottur ne de su…”

Her an kapımız çalınabilir. Postacı vazgeçmedi evimizi arıyor. Elim hâlâ alnımda. Ateş! Bir cümle döne döne iniyor gökten: “Beden ruhu olgunlaştırma yolunda bir araçtan ibaret olup saadeti arama yollarında bir binektir. İnsan ruhu hayvanlardaki ruhtan iki noktada ayrılır. Kavrayış ve iyiyle kötüyü ayırt etme. Hal ve hareketlerine göre üç çeşit varlıktan söz edebiliriz: Ehli hayvanlar, yırtıcı hayvanlar ve melekler. İnsan hal ve hareketlerine göre hayvanlar âlemine veya melekler âlemine ortak olur. Bu üçünden hangisiyle ortaklık yapacağına karar vermekte hürdür.” Bu sözler üzerine tetiğe tekrar basacak gücü kendimde bulamıyorum. “Ateş” düştüğü yeri yakıyor. Ortaklarım pençelerini çıkarıyorlar yuvalarından. İşte o an bu satırların sahibini tanımak için kapatıyorum kitabı. Kapakta Kınalızâde Ali Efendi yazıyor.
.
.

Her an kapımız çalınabilir. Postacı vazgeçmedi evimizi arıyor. Kınalızâde, “Nasıl yaşamalı?” sorusunu, “Erdem ve adaletle!”,”Erdem nedir?” sorusunu, “Zekâ, cesaret ve iffetin âhengi!” diyerek cevaplıyor. Sorular ve cevaplar iki yakada gitgide çoğalıyorlar. Sonunda bu iki kıta arasına bir köprü inşa etmek zorunda kalıyor Kınalızâde: “Ahlâk-ı Alâî”. Şam’da kadıyken kaleme alıp Suriye Beylerbeyi Ali Paşa’ya ithaf ettiği bu eserinde âile ve devlet ahlâkını iç içe ele alıyor. Eğitimden hiçbir zaman ümidini kesmeyen Ali Efendi, hiçbir karakterin fıtrî olmadığını ileri sürerek “Kurdu terbiye etmek boşunadır,” inanışını reddediyor. “Allah’ın yardımı ile ümidim odur ki, bu kitabım kalplerde öncekilerden daha çok kabul görecek, olgun­luk arayanlara yeni bir elbise giydirecektir,” diyerek çıktığı avda çantaları dolu olarak evine dönüyor. Terbiyenin ilk işinin çocuğu olumsuz etkilerden ve kötü ortamlardan korumak olduğunu vurgulayan Kınalızâde, “İnsan mümkünse kendisinden daha iyi varlıklar dünyaya getirmek için evlenmelidir. Evlenip de böyle yapmayan şeytanın kardeşidir!” diyor.

Her an kapımız çalınabilir. Postacı vazgeçmedi evimizi arıyor. Kınalızâde Ali Efendi, zamanın şair ve müzisyenlerinden Nihânî’yi henüz hasetçilerin iftirasıyla padişahı devirmekle suçlanıp idam edilmeden önce şu gazelle davet ediyor yemeğe: “Yanağının ışığı bu gece evimizi aydınlatsa, bu yıkık gönlümüzü coşkunun oduna yandırsa…/ Ey zahit! Saki kadehleri döne dolaşa doldurdukça, biz şarabı ve kadehi bırakmayız./ Ayrılık gecesinde sağ kalırsak şaşılmamalıdır, ecel postacısı karanlıkta evimizi bulamaz da ondan. Kimse duymasın, bu gece pencereden gel, yıkık kulübemizi ay gibi aydınlat. Ey Ali! Saçları zincir olanların suçları yoktur, çünkü biz deli gönlümüzü bir türlü tutamayız.”

a.ali ural

0 yorum: